Paylaşmak
İnsan, içindekini sakladıkça ağırlaşır; paylaştıkça hafifler. Bir söz, bir hatıra, bir fotoğraf… Hepsi bize yük değil; doğru kişiye değince emek olur.
YAŞAMA DAİR · Hüseyin Emil
İnsana, zamana ve birlikte yaşamaya dair kısa düşünceler ve uzun sorular.
İnsan, içindekini sakladıkça ağırlaşır; paylaştıkça hafifler. Bir söz, bir hatıra, bir fotoğraf… Hepsi bize yük değil; doğru kişiye değince emek olur.
Yarın dediğimiz şey çoğu zaman bahanedir. Bugün küçük bir adım atmak, büyük bir pişmanlığı önler.
Sokrates’e atfedilen “Bir şey bilmediğimi biliyorum” sözü, aslında şunu anlatır: İnsan, bilmediğini fark ettiğinde düşünmeye başlar. Sokrates’in savunduğu bilgelik; her konuda bildiğini sanmak değil, “Bilmediğim şeyler var” diyebilecek cesareti taşımaktır. Çünkü kimi insanlar, bilmedikleri hâlde biliyormuş gibi konuşur; asıl tehlike de buradadır.
Merhaba arkadaşlar, bugün sizlerle insan, inanç ve sorgulama üzerine düşündüğüm bazı fikirleri paylaşmak istiyorum. Hayatın küçük detaylarından büyük düşüncelere uzanan bu yolculukta, insanın kendini ve dünyayı anlama çabasını birlikte keşfedeceğiz.
İnsan doğası gereği istekleri bitmeyen bir varlıktır. Hayatta mutlu olabilecek çok şey varken, çoğu zaman küçük detaylardan mutsuz olmayı seçer. Bir kişi, yıllar boyunca bu gerçeğin farkında olmuş, hayata dair gözlemlerini derinlemesine sorgulamıştır. Sadece kendi düşüncelerini değil, insanın doğasını ve toplumsal yapıların etkilerini de mercek altına almıştır.
Yaş ilerledikçe, hayatın nasıl yaşanacağı hâlâ anlaşılmamış bir sır gibi görünür; gelecek endişeleri ve ömrün sınırlılığı üzerine düşünceler sürekli zihni meşgul eder. Düşüncelerini en yakınıyla bile paylaşamamak, insanın kendi iç dünyasında bir yalnızlık hissetmesine yol açar. Buna rağmen başkalarına yardım etmek, sosyal bağlarını sürdürmek istenir; bildiklerini paylaşmak ise çoğu zaman yanlış anlaşılma korkusuyla engellenir.
Geçmişte çeşitli filozoflarla ve düşünürlerle tanışmış, farklı kaynaklardan inançları sorgulamıştır. İnançların insan tarafından yaratıldığı sonucuna varmış, fakat bu konuyu paylaşmak çoğu zaman zordur. İnsanlar hemen yargılar, tartışmayı kapatır. İnanç sistemlerinin çoğu, tarih boyunca güç ve korku aracı olarak kullanılmış; insanların kabul ettirilmeye çalışıldığı görülmüştür. Dinlerle doğrudan bir sorun yoktur; sorun, inançların toplumsal baskı ve savaşlar için araçsallaştırılmasıdır.
Böyle bir bağlamda Sokrates’in yöntemi, düşüncelerini ve sorgulama biçimini modellemek için ilham vericidir. Karşısındakini konuşturmak, merak diliyle sorular sormak, çelişkileri suçlamadan göstermek ve sonuçları kişinin kendi keşfine bırakmak; insanı savunmaya değil, düşünmeye davet eden bir yaklaşımı temsil eder. Bu yöntem, hem karşıdakine saygı gösterir hem de düşüncelerin güvenle paylaşılabileceği bir alan yaratır.
Sonuç olarak, insanın yolu kendi farkındalığını artırmak, merakla ve vicdanla yaklaşmak, sorgulamaktan vazgeçmemek üzerine kuruludur. Kendini ve başkalarını anlamaya çalışmak, küçük adımlarla cesaret kazanmak ve bu süreçte yalnız hissetmemek, hayatın en değerli keşiflerindendir.
Tanrı konusu aslında benim uzun zamandır düşündüğüm konulardan biri.
Ben bir din bilimci, filozof ya da akademisyen değilim. Sıradan bir insanım. Bu nedenle burada kimseye Tanrı vardır veya yoktur diye bir şey kanıtlamaya çalışmıyorum.
Sadece okuduklarımdan, dinlediklerimden ve kendi hayat tecrübelerimden sonra kafamda oluşan bazı soruları paylaşmak istiyorum.
Çünkü bana göre insanın bazen kendisine öğretilenleri bir kenara bırakıp kendi kendine sorması gerekiyor: Ben gerçekten neye inanıyorum ve neden inanıyorum?
Çocukluğumuzdan itibaren bize birçok şey öğretiliyor. Ailemizden, çevremizden, yaşadığımız toplumdan bir inanç devralıyoruz. Dünyanın başka bir yerinde doğan çocuk ise başka bir inançla büyüyor.
Bunu düşündüğüm zaman aklıma ister istemez şu soru geliyor: Eğer ben başka bir ülkede, başka bir ailede dünyaya gelseydim bugün aynı Tanrı'ya, aynı dine ve aynı şekilde inanıyor olur muydum?
Bunun cevabını bilmiyorum. Ama üzerinde düşünmeye değer olduğunu düşünüyorum.
HERKES AYNI TANRI'DAN MI BAHSEDİYOR?
Biraz araştırınca şunu görüyoruz: İnsanlar binlerce yıldır Tanrı hakkında konuşuyor ama herkes aynı şekilde tarif etmiyor.
Müslümanın Allah anlayışı var. Hristiyanlığın Tanrı anlayışı farklı biçimde açıklanıyor. Yahudiliğin kendi geleneği var. Hinduizmde çok farklı ilahi anlayışlarla karşılaşıyoruz. Budizmde ise yaratıcı bir Tanrı düşüncesi her zaman merkezde değil.
Bunları okuyunca benim aklıma basit bir soru geliyor: Eğer tek bir gerçek varsa neden insanlar onu bu kadar farklı anlatmış?
Belki insanlar aynı gerçeği farklı şekillerde anlamaya çalışıyor. Belki de toplumlar kendi Tanrı anlayışlarını zaman içinde kendileri oluşturuyor. Ben bunun cevabını bildiğimi söyleyemem.
BİLİM BU KONUDA NE SÖYLÜYOR?
Bilim konusunda da benim anladığım kadarıyla durum şöyle: Bilim Tanrı vardır demiyor ama Tanrı yoktur da demiyor. Çünkü bilim görebildiği, ölçebildiği ve deneyebildiği şeylerle ilgileniyor.
Evrenin nasıl geliştiği konusunda bugün geçmişe göre çok daha fazla şey biliyoruz. Ama yine de insanın kafasında çok basit ve çok büyük bir soru kalıyor: Peki bütün bunlar neden var?
Evren neden var? Madde neden var? Biz neden varız? Bunların arkasında gerçekten bir yaratıcı mı bulunuyor, yoksa evrenin var olması için bir yaratıcıya ihtiyacımız yok mu?
Ben bu soruların kesin cevabını bilmiyorum. Zaten galiba kimse kesin olarak bilmiyor.
BENİ EN FAZLA DÜŞÜNDÜREN KONULARDAN BİRİ
Tanrı'nın her şeyi bildiği söylenir. Geçmişi, bugünü ve geleceği...
Burada benim kafama takılan bir şey var. Eğer benim yarın ne yapacağım daha bugünden biliniyorsa, hatta ben doğmadan önce biliniyorsa, benim özgür iradem tam olarak nerede başlıyor?
Ben gerçekten seçim mi yapıyorum? Yoksa zaten bilinen bir hayatı mı yaşıyorum?
Bunun dini ve felsefi açıklamaları var. Okuduğum kadarıyla insanlar yüzyıllardır bunu tartışıyorlar. Ama benim gibi sıradan bir insan açısından baktığımda soru hâlâ çok ilginç geliyor.
BELKİ TANRI'YA İHTİYAÇ DUYUYORUZ
Bir başka konu da insanın neden Tanrı'ya inandığı. Bunu yalnızca din açısından düşünmüyorum.
İnsan yalnız kalmaktan korkuyor. Ölümden korkuyor. Sevdiği insanları kaybetmekten korkuyor. Başına kötü bir şey geldiğinde bunun neden olduğunu bilmek istiyor. Bir gün öleceğimizi hepimiz biliyoruz ama ölümden sonra ne olduğunu bilmiyoruz.
Böyle düşündüğümde Tanrı inancının insana çok büyük bir güven verdiğini anlayabiliyorum. Birinin seni gördüğünü düşünmek... Yalnız olmadığını düşünmek... Ölümün bir son olmadığını düşünmek... Başına gelenlerin tamamen anlamsız olmadığını düşünmek...
Bunların insanı rahatlatması çok doğal. Fakat burada kendime başka bir soru soruyorum: Bir şeye ihtiyaç duymamız, onun gerçekten var olduğunu gösterir mi?
Bence göstermez. Ama aynı şekilde, ona ihtiyaç duymamız onun olmadığı anlamına da gelmez. İşte benim için mesele burada zorlaşıyor.
BELKİ DE YANLIŞ SORUYU SORUYORUZ
Eskiden meseleye daha çok “Tanrı var mı, yok mu?” şeklinde bakardım. Şimdi ise bunun tek başına yeterli bir soru olmadığını düşünüyorum.
Belki önce şunu sormak gerekiyor: Tanrı derken neyi kastediyoruz?
Gökyüzünde bizi izleyen bir varlığı mı? Evreni yaratan bir gücü mü? Doğanın kendisini mi? Bütün evrenin arkasındaki bir bilinci mi? Yoksa insanların bilinmeyeni açıklamak için oluşturduğu bir düşünceyi mi?
Belki Tanrı vardır ama dinlerin anlattığından farklıdır. Belki dinlerin anlattığı gibidir. Belki de insanlık binlerce yıldır kendi korkularını ve umutlarını Tanrı düşüncesinin içine yerleştirmiştir.
Bilmiyorum. Ve açıkçası artık “bilmiyorum” demenin kötü bir şey olduğunu da düşünmüyorum.
BENİM VARDIĞIM YER
Bütün bunları düşündükten sonra benim vardığım kesin bir sonuç yok. Belki bazıları bunu zayıflık olarak görebilir. Ben öyle görmüyorum.
Çünkü bilmediğim bir konuda biliyormuş gibi davranmak istemiyorum. Tanrı'nın varlığı konusunda insanların binlerce yıldır tartıştığı bir meseleye benim birkaç kitap, birkaç yazı okuyarak kesin cevap vermem zaten biraz iddialı olurdu.
Ama şunu söyleyebilirim: Artık benim için önemli olan sadece inanmak veya inanmamak değil. Neden inandığımı veya neden inanmadığımı anlayabilmek.
İnsan inanıyorsa bunun nedenini kendisine sorabilmeli. İnanmıyorsa onu da sorgulayabilmeli. Ve bilmiyorsa rahatlıkla “bilmiyorum” diyebilmeli.
Ben kimsenin inancını küçümsemek istemiyorum. Kimsenin inançsızlığını da küçümsemiyorum. Çünkü bunlar insanın hayatıyla, yetiştiği çevreyle, yaşadıklarıyla, korkularıyla ve düşünceleriyle çok yakından ilgili konular.
Ben yalnızca soru sormanın yanlış olmadığını düşünüyorum.
Belki hayatımın sonunda bile Tanrı var mı yok mu kesin olarak bilemeyeceğim. Ama en azından şunu bilmek isterim: İnandığım ya da inanmadığım şey, bana başkaları öyle söylediği için değil; benim de üzerinde düşünüp sorguladığım bir şey olsun.
Belki cevap hiçbir zaman gelmeyecek. Ama bazen insanı değiştiren şey cevap değil, sormaya cesaret ettiği sorudur.
İyiliği Neden Yapıyoruz?
Ben filozof değilim, ahlak konusunda uzman da değilim. Zaman zaman bir şeyler okuyorum, dinliyorum ve sonra kendi kendime düşünüyorum.
Geçenlerde Immanuel Kant'ın ahlak anlayışıyla ilgili bir konu dikkatimi çekti. Okuduğum kadarıyla Kant, bir davranışın ahlaki değerini düşünürken sadece ne yaptığımıza değil, onu neden yaptığımıza da önem veriyor.
Bu düşünce bende çok basit görünen bir soru bıraktı:
Biz neden iyilik yapıyoruz?
Bir insana yardım ettiğimizde gerçekten o insan için mi yardım ediyoruz? Yoksa bunun arkasında, farkında olduğumuz veya olmadığımız başka beklentilerimiz de var mı?
CENNET OLMASAYDI YİNE İYİLİK YAPAR MIYDIK?
Birçok inançta iyi davranmanın, yardım etmenin, dürüst olmanın ve kötülükten uzak durmanın bir karşılığı olduğu düşünülür. Benim kafama takılan nokta da burada başlıyor.
Eğer bir insan sadece cennete gitmek veya Tanrı'dan bir karşılık almak için iyilik yapıyorsa, bu iyiliğin değeri değişir mi?
Diyelim ki ihtiyacı olan birine yardım ettim. Yardımım onun işine yaradı; bu güzel bir şey. Ama bunu sadece ileride bana bir karşılığı olsun diye yaptıysam, o zaman kendime şunu sormam gerekiyor:
Ben o insana mı yardım ettim, yoksa aslında kendim için bir yatırım mı yaptım?
Bunun cevabını bildiğimi söylemiyorum. Ama soru bana ilginç geliyor.
KANT'I OKURKEN BENİ DURDURAN YER
Kant'ın düşüncesinden benim anladığım şu: Yapılan iş kadar, o işi hangi nedenle yaptığımız da önemli.
Bir şeyi yalnızca çıkarımız için yapmakla, doğru olduğuna inandığımız için yapmak aynı şey olmayabilir.
Fakat burada Kant'ı okuyup "Karşılık bekleyen herkesin yaptığı iyilik değersizdir" demek istemiyorum. Zaten Kant'ın ahlak anlayışı bundan çok daha geniş ve üzerinde yüzyıllardır tartışılan bir konu.
Benim ilgimi çeken tarafı, bana kendi davranışımı sorgulatması.
Çünkü insan olarak çoğumuz yaptığımız şeylerden bir şekilde karşılık alıyoruz.
Birine yardım ediyoruz, teşekkür edilince hoşumuza gidiyor.
Bir dostumuza destek oluyoruz, onun mutlu olması bizi de mutlu ediyor.
Bazen yaptığımız bir iyilikten sonra kendi kendimize "İyi bir şey yaptım" diyoruz.
Bunların hepsi yanlış mı?
Bilmiyorum. Bana göre yardım ettikten sonra mutlu olmak başka, sadece o mutluluğu veya başka bir çıkarı elde etmek için yardım etmek başka bir şey.
KİMSE GÖRMESE NE YAPARDIM?
Mesela yerde bir cüzdan bulduğumu düşünelim. İçinde para var. Beni gören kimse yok. Kamera yok. Cüzdanın sahibini de tanımıyorum.
Cüzdanı sahibine verirsem kimse beni alkışlamayacak. Kimse "Ne kadar iyi bir insansın" demeyecek.
Bir adım daha ileri gidelim.
Bunun karşılığında cennette bir ödül alacağıma da inanmadığımı düşünelim.
Yine de cüzdanı sahibine verir miydim?
Ben bu sorunun insanın kendisine sorabileceği güzel sorulardan biri olduğunu düşünüyorum.
Çünkü ortada ödül, ceza, alkış ve teşekkür kalmadığında geriye sadece yaptığımız seçimin doğru olup olmadığı kalıyor.
PEKİ CEZA KORKUSU OLMASAYDI?
Aynı soruyu tersinden de düşünebiliriz.
Bir insan kötülük yapmıyorsa bunun nedeni başkasına zarar vermenin yanlış olduğunu düşünmesi mi, yoksa cezalandırılmaktan korkması mı?
Cehennem diye bir şey olmadığını kesin olarak bilseydik yine yalan söylememeye, çalmamaya, haksızlık yapmamaya çalışır mıydık?
Eğer çalışırdık diyorsak, belki davranışımızın arkasında ödül ve cezadan başka bir şey daha vardır: vicdanımız, başkasının acısını anlayabilmemiz veya doğru olduğuna inandığımız bazı ilkeler.
Ama sadece ceza korkusu bizi durduruyorsa, o zaman başka bir soru ortaya çıkıyor:
Bizi iyi yapan ahlakımız mı, korkumuz mu?
DİN OLMADAN AHLAK OLABİLİR Mİ?
Bu düşünce beni başka bir soruya götürüyor.
İnsan iyi olmak için mutlaka dine ihtiyaç duyar mı?
Hayatımda inançlı olup çok iyi insanlar gördüm. Bir dine inanmadan dürüst, vicdanlı ve yardımsever yaşayan insanlar da gördüm.
Bu yüzden ben bu konunun sadece "inanıyor musun, inanmıyor musun?" diye açıklanabilecek kadar basit olduğunu düşünmüyorum.
Din, aile, yetiştiğimiz çevre, yaşadıklarımız, vicdanımız ve başka insanların acısını anlayabilmemiz... Belki bunların hepsinin payı vardır.
Ben bunun kesin cevabını bilmiyorum.
BENİM KAFAMDA KALAN SORU
Kant'ı okurken bende kalan şey hazır bir cevap olmadı.
Daha çok şu soru kaldı:
Bir iyiliği, karşılığında hiçbir şey alamayacağımı bilsem yine yapar mıydım?
Cennet yok. Cehennem yok. Övgü yok. Teşekkür yok. Kimse görmüyor.
Sadece ben ve vicdanım varız.
Yine de doğru olduğuna inandığım şeyi yapar mıydım?
Ben burada size bunun cevabını vermek istemiyorum. Çünkü benim için Yaşama Dair'in amacı da bu değil.
Ben bir soru ortaya koyuyorum ve kendi düşündüklerimi paylaşıyorum. Belki sizin cevabınız benimkinden farklıdır. Belki sizin yorumunuz bana hiç düşünmediğim başka bir tarafını gösterecek.
Ben burada öğretmek için değil, anlamaya çalışmak için ve sizin yorumlarınızdan da bir şeyler öğrenmek için yazıyorum.
O yüzden bu yazının son sözünü ben söylemeyeyim.
Sizce bir iyiliği gerçekten iyilik yapan şey nedir?
Yaptığımız şey mi, yoksa onu neden yaptığımız mı?
İletişim
Sohbete siz de katılın.
Sözünüz burada kıymetli. Düşüncenizi saygıyla paylaşın.
Özel bir mesaj için e-posta gönderebilirsiniz.
Doğrudan yazın